Yeni Rakı, Muhabbet Bağına Çağırdı
Sabahın köründe ( 07.30 ) kalkıp rakı içmek için yollara düşeceğimi zannetmezdim. Cuma günü Zarakol‘dan gelen “ Yeni Rakı ” davetiyesi, Ankara’da aynı mekanların verdiği rutinlik … diye sıraladıktan sonra gelen ani bir karar ile Cumartesi sabahına İstanbul bileti alaraktan koyuldum yola. Amaç belli; Dünya Rakı Haftası‘na muhabbet, rakı, balık, mezeler ve eğlence ile girmek …
Son senelerde çok şey değişti kendi adıma. Misal otobüslerde uyuyamama gibi bir sıkıntım vardı, artık git gel yapmaktan mıdır yoksa uykusuz yolculuk ettiğimden midir bilinmez ama rahat bir şekilde uyumaya başladım. Hatta yanımda oturan amcanın yolculuk sonuna doğru ” iyi uyudun ha ” deyişi bunu farketmemi sağladı, evet. Bir de rakı sevmeyişim. Bir önceki yazımda bvelirttiğim gibi eğer arkadaşlar muhabbet vs vs varsa güzel bir içki olabiliyor … Etkinliğe kuzenimi de götüreyim diyerekten kısa telefon görüşmeleri sonrası Mehmet ve Nazlı ile Taksim’de buluştuk. Sabahtan beri bir şey yemediğimden hep beraber Demirören AVM‘de muhabbet ve kova eşliğinde karnımızı doyurduk. Ardından da Nazlı’yı uğurlayarak, yavaş yavaş gezerek de Kumkapı’nın yolunu tuttuk. Etkinlik 19.00′da Kumkapı Evren Restorantta gerçekleşecekti … İncele…
Dünya Rakı Haftası
Öğrencilik hayatı boyunca aslında sayılıdır rakı içme tecrübelerim. Her ne kadar bu işin müdavimi olmasam da elimden geldiğince, sevdiğim kişilerle aynı masa etrafında toplandıkça yaptığım ve yaparken de büyük zevk aldığım birisidir. Psikolojimidir bilinmez ama, masada arkadaşlarla muhabbet sırasında bu meretin tadı bir başka güzel oluyor. Bilmiyorum …
İşte bu nokta da FriendFeed üzerinde gördüğüm ve katılmak istediğimbir etkinlik var. Her ne kadar Ankara‘da olsam da İstanbul‘a bu etkinlik için gidilir mi ? GİDİLİR.
Küçük Bir Kaçamak: ¨ İstanbul ¨
Sürekli Bir önceki yazıda can sıkıntısı falan derken, bu sıkıntıyı hemen geçirmek için başlıktan da anlaşılacağı üzere küçük bir İstanbul kaçamağı yapayım dedim. Cuma sabahı projemizi şirket geneline sunum, ardından da derse gidiş, sonrasında da AŞTİ ile başlayan İstanbul kaçamağı diyelim. Akşam kuzenle Taksim‘de buluşalım dedik. Cuma günü oluşu, akşam 21.00 oluşunun verdiği kalabalıkla daldık Taksim’e … Geçen geldiğimde yanlış mail verişimiz yüzünden boşuna giden belediye fotoğraf çekim yeri (!)’nde fotoğraf çekinelim yine diyerekten ufak bir kare yakaladık, her ne kadar net olmasa da içimizde kalan bu olayı gerçekleştirdik, mutluyuz. Sabahtan beri bir şey yememiş olmanın verdiği gazla nerede yemek yesek olaylarına girdik ki, kısa bir süre sonra MekiMed diye bir mekana giriş yaptık. Ardından da önerdiğiniz yemeği getirin deyişim ve gelen yemek :
Yemek fotoğrafı güzel olmasına güzeldi de çalışanlarının suratsızlığı olmamıştı. İlgi alaka neredeyse sıfır diyebilirdim. İkimizin de yorgun oluşu nedeniyle direk eve geçelim dedik. Ardından muhabbet falan derken yatış 03.00′ü buldu sanırım. Ertesi güne yaptığımız güzel kahvaltı ile enerji depolayan biz, Cumartesi gününü dolu dolu geçirelim dedik. Daha önceden kuzen ( Mehmet ), sevgilisi ( Nazlı ) ile günü planlamışlar. Biz de kahvaltı sonrası planı uygulamak için hazırlanıp Nazlı ile buluştuk. Ardından vapurla Anadolu yakasına geçelim dedik. Denizden kare vereyim :
Üsküdar‘da indikten sonra yürüyerekten Fethi Paşa Korusu‘na gittik. Her ne kadar yürümeyi sevmeyen ben, o kadar yokuş çıksam da ( dinlenerekten ), ter içerisinde kalsam da iyi oldu gibi. Orman, hafif bir esinti, banklar, yeşillik, insanlar, hafiften güneş … Güzel bir manzara deneyimi oldu. Hem de benim için farklı bir yerdi. Gitmyenler için gidilmesi ve görülmesi gereken yerlerden birisi diyebilirim. Aşağıda boğaz manzarasını görebilirsiniz :
Ardından da Beylerbeyi‘ne geçiş yapalım dedik. Beylerbeyi‘nde görülmesi gereken yerlerden birisi de ¨Beylerbeyi Sarayı ¨imiş. Boğazın dibinde olan yeri beğendim. Saray direk şan şöhret kokuyordu. Malum Osmanlı bu … Ama şu dikkatimi çekti, kapılar, pencereler, dolaplar, aynalar her şey aşırı derecede büyük ve gösterişliydi; aynı şekilde de oturulan sandalyeler de o derecede yere yakındı. Alakayı kuramasam da saraydaki harem kadınlarının boylarının kısalığına verdim. Onun dışında da odalar hep birbirinin aynısı gibiydi. Asıl görülmesi gereken odalar restore ediliyor imiş … Ama bayramlardaki padişahın kabul odası gerçekten büyük ve güzeldi. Hele hele aşağıda verdiğim boğaz ve deniz manzaralı banyo da beni benden aldı. Şöyle bir düşündüm de manzarayı izlemekten buradan çıkmak istemez insan :
Sonraki durak da Kadıköy oldu. Direk sokaklara, kalabalığa daldık. Ardından Akmar Pasajı‘nda küçük bir kitap inceleme molası yaptıktan sonra nerede yemek yesek sorunsalı başladı. Yemek yiyecek mekan arayışı sonunda da Rakı + Balık olayına girelim dedik ( iyi de yaptık gibi ) … O sırada telefondan Akmar Masajı‘ndan adaş ( Mumcu ) check-in yaptı. Fırsat bu fırsat diyerekten mesajlaşma sonrası yanımıza gelen adaşla ayak üstü kısa bir muhabbet ettik. Kırmayıp geldiği için teşekkürlerimi iletiyorum. Sonrasında da oturduğumuz mekan, balık, rakı :
Saatin ilerleyişi, akşam oluşu nedeniyle Metrobüsle tekrardan karşıya geçip Nazlı’yı evine uğurlarken biz de Nişantaşı’nda alkolun etkisini azaltalım dedik. Dedem her İstanbul’a gelişinde Osmanbey’e gittiğini söyler söylemesine de hep merak ederdim. Tamam her ne kadar biz o gittiği toptancıların bulunduğu yerleri gezmesek de İstanbul çapında iyi bir semt olduğunu öğrendim kuzen sayesinde. Garipsedim de, bu kadar lüks semt ve giyim için toplanan toptancılar … Ardından da Starbucks‘da son molamızı vererekten günün yorgunluğunu eve gelerek attık. Bu yazının bu kısmını Cumartesi gecesinden bitiriyorum. İncele…
Yine Uzun Bir Aradan Sonra …
Başlıktan da anlaşılacağı üzere, yine uzun bir zaman sonra tekrardan yazıyorum. Bu kaçıncı ara bilmiyorum ama bu sefer elimden geldiğince yazacağım. Gerçi elimden geldiğince yazma kısmını da bilmem kaçıncı kez söylüyorum. Ama diğerlerinden farklı olarak bu sefer fark var, o da mobilite için bilgisayar almış olmam. Artık elimden geldiğince yanımda taşıdığım bir bilgisayarım var demek daha doğru olur. Şu yazıyı yazmadan önce Beytepe Starbucks’a gitsem, kahvemi alsam otursam yazsam diye düşünmedim değil ama gel gör ki para harcamam lazım elimden geldiği kadar ki, hafta sonu İstanbul gezisi yapmayı düşünüyorum …
Gelelim hayatın nasıl gittiğine … Yukarıda da belirttiğim gibi bu hafta Cuma – P.tesi arasında bir İstanbul kaçamağı yapmayı planlıyorum. Her ne kadar daha otobüs biletimi almasam da büyük bir aksilik çıkmadıkça gitmeyi planlıyorum. Aslında bu gidişim de çok ani bir kararla oldu desem yeridir. Nedeni ise hayatımda renk olmayışı, tek düzelik diyelim. Malum artık okulda son yılım. Her ne kadar bir yandan çalışıyor, bir yandan da derslere gidiyor olsam da öğrenciliğimin son yılında yapabildiğimi yapmak istiyorum. Gerçi bunu söyleyen ben için iş işten çoktan geçti ama olsun. En azından daha öğrenci hissediyorum kendimi. Ha, İstanbul diyordum işte … Kuzenim orada, hazır ikimizin de sınavları başlamamışken hava, mekan değişikliği iyi olacak diyerekten gaza geldim, Ankara’dan hafta sonu bile olsa kurtulmak güzel olur. Hani Ankara’yı sevmemekten değil, sadece tek düze okul – iş – yurt 3′lüsünden kurtulmak demek daha doğru olur … Sonraki aya da Kıbrıs gezisi yapmak iyi olur diyerekten fazla uzatmayayım. İncele…
Ankilozan Spondilit Hakkında Tecrübelerim
Aslında anlatacak, yazacak öyle çok şey var ki. Şunu söyleyerek giriş yapayım, çok ciddi bir hastalık. Olur da arkadaşınız bu hastalığa sahipse aman ha aman dalga geçmeyin, onun taklidini yapmaya kalkışmayın derim ben. Eee, sen dalga geçtin de mi böyle oldun diyecekler olursa da hayır, olayın ciddiyetini anlatmak için sadece. Dalga geçilecek bir hastalık değil çünkü …
Şöyle bir düşündüm de hastalığımın ilk belirtileri aslında ayak ağrıları olmuştu. Doktora git derken, 2 yıl önce Hacettepe Üniversitesi Hastanesi‘nde doktor teşhisi koydu; Ankilozan Spondilit. Tuttu bana 2 yıl geçerli bir rapor verdi. Ardından da 12 saatte 1, 2′şer tane olmak üzere Salazopyrin Tab verdi. Doktorun bana söylediklerini dün gibi hatırlıyorum; bu hastalık hayatın boyunca seninle olacak, ilaçlarını düzenli olarak kullan, kontrole gel, spor yapmaya çalış, özellikle de yüzmeye git. Yüzmek, Ankara’da zor yapılan bir şey, en azından benim için. Hacettepe’de okuduğumdan sağolsun üniversitemizin havuzu yok. Neyse …
İlk ciddi olayı 2 yıl önce eve dönerken yaşadım. Kısa bir mesafeyi, elimde eşyalarla yürümek zorundaydım. Tamam eşyalarım fazla olabilirdi belki ama kısa mesafeydi sonuçta. Ankaray‘a, metroya bineceğim kata geldiğimde sırılsıklam terlemiştim. Havanın sıcak olması, eşyaların olmasına bağladım. Hatta bu terleyişimi sizlere şöyle anlatayım, aşşağıya indiğimde bir kenara geçtim, yanımdaki adam bana baktı, neden bu kadar terledin sen dedi. Ben de sadece yürüdüğümü söyledim ve o da bana, bunu ihmal etme doktara git en kısa zamanda dedi. Her ne kadar sıcağa bağlasam da olayı; asıl sebebi belliydi ” Ankilozan Spondilit “.
Bunun bir benzerini de dün yaşadım. Kardeşime ayakkabı almak için dolaşmam gerekiyordu. Üzerimde hiçbir yük olmamasına, havanın sıcak olmamasına rağmen, yukarıdaki gibi sırılsıklam oldum. Vücut spor yapmamaktan hemen yoruluyor, hani bu yazıyı okurken ne kadar terleyebilirsin ki, ne olacak der diyenler olabilir. Ama öyle olmuyor bu olay, emin olun ki, yanınızdaki kişi, ne oldu, ne yaptın sen diyecek kadar terliyorsun … İncele…









